Ye Dua Et Sev – Eat Pray Love

YE DUA ET SEV
“Eat Pray Love”

YAPIM BİLGİLERİ

“Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev”in baş kahramanı Liz Gilbert (Julia Roberts) bir yandan kendi gerçek iç dünyasını yeniden keşfedip, onunla tekrar bağ kurarken, bir yandan da dünyayı meraklı gözlerle gezmeyi arzu eden modern bir kadındır. Boşanmasının ardından bir yol ayrımına gelen Gilbert, işinden bir yıllığına izin alarak, karakterine hiç uymayan bir şekilde güvenli limanından çıkacak, hayatını değiştirmek için her şeyi riske atacaktır. Harikulade ve egzotik seyahatleri sırasında, İtalya’da yemek yemeğinin yalın zevkini, Hindistan’da duanın gücünü, ve son olarak, beklenmedik bir şekilde, Bali’de ise içsel huzur ile aşkın dengesini yaşar. İlham verici gerçek bir hikayeye dayanan “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev” insanın kendini serbest bırakıp dünyayı görmesinin gerçekten de birden fazla yolu olduğunu kanıtlıyor.

Columbia Pictures bir Plan B Entertainment yapımı olan “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev”i sunar. Filmin başrollerini Julia Roberts, James Franco, Richard Jenkins, Viola Davis, Billy Crudup ve Javier Bardem paylaşıyor. Ryan Murphy’nin yönettiği filmin yapımını Dede Gardner, yönetici yapımcılığını ise Brad Pitt, Stan Wlodkowski ve Jeremy Kleiner üstlendi. Senaryosunu Ryan Murphy ile Jennifer Salt’un kaleme aldığı “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev” Elizabeth Gilbert’ın kitabına dayanıyor. Filmin görüntü yönetimi ASC’den Robert Richardson, yapım tasarımı Bill Groom, kurgusu Bradley Buecker, kostüm tasarımı Michael Dennison, müziği ise Dario Marianelli’nin imzasını taşıyor. Filmin müzik amirliğini PJ Bloom gerçekleştirdi. 

YAPIM HAKKINDA
Julia Roberts, Elizabeth Gilbert’ın anı kitabı “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev”i 2006 yılında, ilk yayımlandığında okuduktan sonra en iyi arkadaşlarından birine gönderdi. Kitabı aynı zamanda okudular ve hikayeyle aralarında hemen bir bağ kuruldu. “Herkesin bir yolculuğu, hayatlarında, kim olduklarını ve ne aradıklarını yeniden belirleme ihtiyacı duydukları bir an vardır” diyor Roberts ve ekliyor: “Liz’in yolculuğu çok özel ve çok görsel ki bunlar onu bir öykü olarak çok cazip kılıyor, ama diğer yandan da herkese uyarlanabilecek evrensel bir hikaye”.

Gilbert’ın anıları –kendini tanımlayan bir her şeyi arayış– olağanüstü bir başarı kazanarak ABD’de 6 milyon 200 bin adet sattı ve 40 dile çevrildi. Roberts’ı kitabın yanı sıra projeye çeken şey, filmin yönetmeni ve ortak yazarı Ryan Murphy’yle çalışma fırsatıydı. Aktris bu konuda şunları söylüyor: “Kitabın yaşam deneyimlerinden, yanıtlar arayışından ve insanların hayatlarımızda ne kadar anlamlı olabileceklerinden söz ediş biçimi çok hoşuma gitti. Bence gerçekten çok coşkulu bir hikaye. Bunun bir parçası olmak harika; hele hele yönetmen koltuğunda Ryan varken. Çok keyifli bir projeydi”.

En çok, Altın Küre ödüllü televizyon dizileri “Nip/Tuck” ve “Glee”yle tanınan Murphy keskin ve gerçekçi diyaloglarıyla övgü topladı. Murphy, filmin senaryosunu daha önce “Nip/Tuck”ta birlikte çalıştığı Jennifer Salt’la beraber kaleme aldı. “Ryan ve Jennifer kitaba çok saygılı bir uyarlama yaptılar” diyen Roberts, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ryan gerçekten de Liz Gilbert’la tam bir uyum içindeydi, onunla sık sık konuştu; kitaba olabildiğince sadık kalmaya çalıştılar. Bir kitabı sinemaya uyarlarken bazı şeylerin biraz farklılaşması gerekir, ama biz kitabın omurgasını, yani Liz’in kendi kendini keşfetme yolculuğunu her zaman koruduk”.

Murphy, “Kitabın güzelliği ‘Kutunuzdan çıkın’ diyor olması, ki sanırım hepimizin projede yer almak istemesinin nedeni de buydu. Bu fikir çok hoşuma gitti. Benim için çok kişiseldi çünkü seçimlerimde çok katı olabiliyorum, gün be gün aynı modeli tekrar ediyorum. Örneğin, Julia’nın Roma’da bir öğleden sonrayı yerde mükemmel bir yemek yerken geçirdiği sahneye bayıldım. Günlük hayatımda bunu düşünüyorum; küçük deneyimlerin tadını çıkarmaya çalışıyorum ve günün bir sonucu olmamasına gayret ediyorum. Bu projenin parçası olmanın kişisel düzlemde bana öğrettiği şey bu” diyor.

Salt ise şunları söylüyor: “Ryan bana kitabı verirken filmle ilgili hiçbir şey söylemedi, sadece bir arkadaş olarak okumamı tavsiye etti. Bana, ‘Bu kitabı okuyorum ve sanki seni konuşurken dinliyormuş gibi hissediyorum. Çok seveceksin’ dedi. Gerçekten de hayran kaldım çünkü dürüst ve özgündü. Ryan bana kitabın haklarını satın alacağını ve senaryosunu benimle birlikte yazmak istediğini söyledi… Benim için büyülü bir andı”.

Kitabın kişinin kendi özüne sadık olması teması hem hikaye hem de senaryonun lokomotifi oldu. Gilbert her ne kadar egzotik ve güzel seyahatler yapıyor, dünyayı dolaşıyorsa da, bunlar hikayenin sadece bir bölümü. Kitabın çok büyük bir kitleye hitap etmesinin nedeni, Gilbert’ın içsel yolculuğunun, kendini keşfetme arayışının son derece gerçek, ve her yerde yapılabilecek  olması. Gardner bu konuda, “Liz Gilbert’ın bilinmeyene duyduğu merak benim için etkileyici olan şeylerden biriydi. Hemen ilerinizdeki bir köşeyi dönüp hiç tanımadığınız biriyle tanışabilir, ya da yeni bir dil, kültür, yemek ya da davranış biçimi öğrenebilirsiniz”.

Aslında, fiziksel yolculuklar ile içsel yolculuk arasındaki dengeyi bulmak kitabın sinemaya uyarlanmasında kilit noktayı oluşturuyordu. Hikayede dramanın ilerlemesini sağlayan öğe Liz’in New York’tan İtalya, Hindistan ve Endonezya’ya seyahatleriydi; yapımcılar için Liz’in dünyanın dört bir yanını tek başına dolaşmakla kendi kendine meydan okuyuşunu yansıtmak önemliydi: “Yalnızsınız ve bu kolay değil” diyor Gardner ve ekliyor: “Hikayeyi sayfalardan koparıp sinemada hayat bulmasını sağlayan şey işte bu tema”.

Murphy ve senarist ortağı Jennifer Salt, uyarlamayı kaleme alırken Roberts ve Gardner’la beyin fırtınası toplantıları yaptılar; gerek Roberts gerek Gardner kitabın kendilerine en yakın gelen bölümlerine katkılarda bulundular. Elbette fikirler sık sık örtüştü ama her birinin hikayeyle kişisel olarak özdeşleştiği anlar da vardı. Bu samimi tartışmalar filmin senaryosunun hazırlanışına temel oluşturdular.

Murphy ve Salt için önemli bir başka kaynak da, doğal olarak, yazar Elizabeth Gilbert’tı. Yazım sürecinde, Murphy ve Gilbert düzenli olarak e-postayla yazıştılar; senaristlerin ne zaman karakterin motivasyonuyla ilgili bir soruları olsa, yazarın kendisi onlara faydalı bir müttefik oldu. Örneğin, filmin İtalya bölümünü yazarken, Murphy ve Salt’un algılayışı, Liz’in tüm İtalyan arkadaşlarıyla birlikte olduğu Şükran Günü yemeğinin filmdeki bütün hareketin kilit noktası olduğu yönündeydi. Gilbert için bu yemeğin bu kadar önemli oluşunun nedeni neydi? Yazarın buna yanıtı, o anda, yani yolculuğunun en başında, kendi için mutluluğu hissedip hissedemeyeceğinden emin olmadığı, ama başkaları için mutlu olabileceğinden emin olduğuydu. “Bize o anın hayatın bir kıvılcımı gibi olduğunu söyledi” diyor Gardner ve ekliyor: “İşte böyle anlar bize çok yardımcı oldu, hikaye anlatımında ilerlememize çok katkı sağladı”.

Daha en başta, Gardner kitabı ilk okuduğunda, kafasında Elizabeth Gilbert’ı canlandıracak tek isim Julia Roberts’tı. Yapımcı bu konuda şunu söylüyor: “Benim için çok açıktı; bu, Julia Roberts olmalıydı. Daha önce Julia’yla hiç çalışmamıştım ama yeteneğine hayran kaldım. Bu rolde, çaresizlikten sertliğe, kararsızlıktan özgüvene, her türlü kimliğe bürünüyor. Liz’in ne zaman zayıf düştüğünü ve kendini akışa bıraktığını anlıyor”.

“Tahmin edebileceğiniz gibi, Liz çok çeşitli duygular yaşıyor çünkü hikaye onun hayatının bir yılını kapsıyor” diyor Roberts ve ekliyor: “Boşanma, birileriyle çıkma, seyahat etme, yabancı insanlarla tanışma ve ne yapacağını bilememe durumları arasında gidip geldiği için, bana karmaşık ve büyüleyici bir karakter canlandırma anlamında harika bir fırsat sundu”.

Roberts sözlerini şöyle sürdürüyor: “Liz filmin başında biraz çöküntü içinde ama bunun nedeninden emin değil. O bir gezgin; her zaman seyahat etmiş. Dolayısıyla, çantalarını toplamak onun için içgüdü gibi bir şey. Yaptığı şeyi herkesin yapamayacağı aşikar, ama aslında konu bu değil. Filmde onun dünyayı gezişini izlemek eğlenceli olsa da hikayenin özünde kendi kendini sınaması ve hayattan ne beklediğini çözmeye çalışması yer alıyor”.

Roberts böyle bir derin düşünme sürecinin kolay olmadığını, zaten Gilbert’ın yolculuğunu çarpıcı kılan şeyin de bu olduğunu söylüyor: “Kendisine bu şekilde zaman ayırması son derece ilginç ve diğer insanlar için de ilham verici. Bence bu cesur ve hayran olunacak bir hareket. Çok yoğun ve hareketli bir dünyada yaşıyoruz; dolayısıyla, şöyle bir durup kendiniz için neyin doğru olduğunu anlamaya çalışmak iyi bir şey”.

Filmde Liz’in en iyi arkadaşı Delia’yı canlandıran Viola Davis de Liz Gilbert ile Julia Roberts arasındaki bağlantıyı gördüğünü söylüyor: “’Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev’i okurken, kendi kendime, Liz ne kadar muhteşem olduğunun muhtemelen farkında değil diye düşündüm. Bir odaya girer girmez arkadaşlar edinebilir. Julia için de böyle düşünüyorum; insanlar onun ruhuna çekim duyuyorlar. O bir ışık”.

Roberts Roma’da gerçek Elizabeth Gilbert’la tanışma fırsatı buldu. Aktris bu konuda şunları aktarıyor: “Ryan’ın onunla ön yapım sırasında teması oldu ama ben onu canlandırırken içgüdülerimle hareket etmenin, onunla tanıştığım an itibariyle çekimlerin epeyce bir bölümünü geride bırakmış olmamın önemli olduğunu düşündüm. O çok ama çok tatlı biri; harika bir konuşma şekli ve çok özel bir tarzı var. Ben onu taklit etmek istemedim. Çok güzel bir insan”.

Yapımcılar için, başrolün Julia Roberts’a verilmesi gibi, çekimlerde Gilbert’ın yolculukları sırasında gittiği yerlerin gerçek mekanlarının kullanılması da tek seçenekti. Murphy, “Bu bizim kutsal kasemizdi; mümkün olduğu ölçüde Liz Gilbert’ın gittiği yerlere gidecektik. Bazıları kolaydı, özellikle de Liz’in Roma’da ziyaret ettiği ünlü bazı yerler” diyor. Diğer yerler konusunda da, Murphy, şanslı olduklarını, (Bali sekansının kilit karakterlerinden biri olan) Ketut Liyer’in kendi evinde çekim yapma imkanı bulduklarını aktarıyor: “Ön yapım sırasında farklı ülkelere üçer kez giderek en doğru mekanları bulmak için çok zaman harcadık. Kontrolümüzün dışındaki nedenlerden ötürü gerçek mekanlarda çekim yapamadığımız durumlarda, oranın inanılmaz sayıda resmini çekerek orayı başka bir yerde yeniden yarattık. Kitap çok iyi tanındığı ve sevildiği için, benim açımdan, yazarın gittiği yerlere sadık kalmak önemliydi”.

Hindistan sekansında kilit bir rol olan Teksaslı Richard’ı canlandıran Richard Jenkins bu egzotik mekanlarda çekim yapabilmelerinin film için ne anlama geldiğini şu şekilde açıklıyor: “Orta batının küçük bir kasabasında büyüdüm. Küçük bir çocukken dünyayı filmler aracılığıyla görüyordum. Filmler sayesinde başka türlü asla gidemeyeceğim yerlere gittim. Kısacası, Hindistan’daki o çekimleri başka bir yerde yapamazdınız. O sıcak iklim, o his, o hava, insanlar bambaşka bir titreşime sahip”.

Fakat yapım ekibi gerçek mekanlarda çekim yapmakla kalmadı, kronolojik sırayı da koruyarak önce New York, sonra İtalya, ardından Hindistan ve son olarak da Bali’de çekim yaptılar.  Roberts’a göre, bu yaklaşım onun performansına da katkı sağladı: “Liz’in yaşadığı tüm duygusal tepkilerin aynısını biz de yaşadık. İnanılmaz bir deneyim oldu”.

“Ryan ve Dede’yle konuşmalarımız açıkça gösterdi ki bu uluslararası mekanların her birinin çok özel bir yanı vardı ve insanlar filmi izlemeye geldiklerinde Liz’inkine benzer bir yolculuğa çıkmak isteyeceklerdi” diyor yönetici yapımcı Stan Wlodkowski ve ekliyor: “Dolayısıyla, gerek yapım ekibi gerek stüdyo yöneticileri çekimlerin New York, İtalya, Hindistan ve Bali’de yapılması, Liz’in kitabındaki yolculuğuyla aynı sırayı takip etmesi gerektiğinde hemfikirdiler. Kariyerim boyunca bir daha asla böyle bir programım olacağını sanmıyorum. Kelimenin tam anlamıyla dört ayrı film yapıyorduk”.

Önlerindeki ilk zorluklardan biri filmin çekim programını oluşturmaktı. Yapımcıların sadece oyuncuların müsaitliğini değil, mekanlardaki hava şartlarını, set ekiplerini ve seyahatleri de hesaba katmaları gerekiyordu. Uluslararası mekanlardan bazılarında sinema altyapısı mevcuttu ve daha önce filmlere ev sahipliği yapmışlardı; ancak, Bali gibi bazı yerlerde daha önce bu kadar büyük çaplı bir film çekimi gerçekleştirilmemişti.

“New York’ta çekimlere başladığımız andan itibaren, dünyanın bir yerinde açık bir yapım ofisimiz her zaman vardı. Bu film günün 24 saati çalışıyordu. Casting ofislerimiz, sanat departmanlarımız, inşaat departmanlarımız ve kostüm departmanlarımız tüm küreye yayılmıştı” diyor Gardner.

NEW YORK
Çekimlere New York’ta başlandı. Burada Liz’in uzaklara gitme ihtiyacı duymasının nedenleri, biri eski kocası Stephen diğeri sevgilisi David olmak üzere, iki erkekle yaşadığı ilişkiler doğrultusunda irdelenip netleştirildi.

Gardner, Stephen rolü için doğru oyuncu seçmenin çok önemli olduğunu belirtiyor: “Aşkları bitmiş bir çift söz konusu; maddi açıdan durumları iyi ama hayattan farklı şeyler istiyorlar. Beraber olmak için yaratılmamışlar; ama bu durum geçmişteki birlikteliklerini değersiz ya da anlamsız kılmıyor. Stephen rolü için doğru oyuncuyu seçmek elzemdi çünkü hem çiftin ilk başta neden birbirlerine aşık olduklarını hem de bu aşkın neden bittiğini bir şekilde yansıtmalıydık. Bu süreç normaldir; insanlık hâlidir; daha önce olmuştur ve gelecekte de olacaktır. Bu tür bir olay kötü bir adam gerektirmez”.

Rolü Billy Crudup üstlendi. “Hikaye size evliliklerinin tüm aşamalarından kesitler sunuyor” diyen aktör, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Nasıl birlikte olmaya başladıklarına dair bir fikir ediniyorsunuz, ama çoğunlukla Liz’in yaşadığı krizin başlangıç dönemlerini, ve tuhaf bir şekilde, Stephen’ın Liz’in kendi yoluna gitmesine, kendini keşfetme yolculuğuna çıkmasına destek oluşunu görüyorsunuz”.

James Franco’nun canlandırdığı David, Liz’e tapıyor ve Liz’in hayatından yok olduğunu sandığı tutkuları tekrar alevlendiriyor. Gardner, kocasından ayrıldıktan sonra Liz’in çıktığı kişiden hoşlanmadığınız takdirde hikayenin başarısız olacağına yürekten inandığını belirtiyor ve şunu söylüyor: “Dünyada bu rolü oynayacak başka kimse yoktu. James çok yakışıklı ve seksi, ama aynı zamanda çok da zeki. Kocaman bir yüreğe ve cömert bir ruha sahip”.

“David ile Liz tanıştıklarında, Liz birçok düzeyde arayış içinde” diyor Franco ve ekliyor: “Romantik anlamda biriyle bağlantı kurmanın yolunu ararken, hayatında daha derin, daha ruhani bir anlam bulmanın da peşinde. Belki sürecek bir ilişki değil onlarınki, ama Liz’in yolculuğa başlamasını sağlamak anlamında bu ilişki olumlu şeyleri beraberinde getiriyor”.

Bir çift olarak aralarında çok çabuk bir yakınlaşma olması gerekliliği Franco ve Roberts için zorluk teşkil ediyordu. Franco bu konuda, “Birlikte çektiğimiz ilk sahnede öpüştük ve günün sonu gelmeden önce de ayrılmıştık. Çok yoğundu” diyor.

Liz’in iç dünyası, vicdanı ve mantığının sesi (Oscar® adayı aktris Viola Davis’in canlandırdığı)  en iyi arkadaşı ve yayıncısı Delia’yla bize aksediyor. Delia karakteri Liz’in kitabında söz ettiği kız arkadaşlardan oluşan destek grubunun bir derlemesi gibi. Davis’in bu konudaki yorumu şöyle: “Delia, Liz’i dinleyecek kadar açık görüşlü. Liz’le aynı görüşte olmasa bile onun yanında yer alıyor ve onun tarafını tutuyor”.

“Viola çok muhteşem bir aktris” diyor Gardner ve ekliyor: “Çok komik ve rolünün gerektirdiği yerlerde göz kamaştırıyor. Öte yandan, sahnelere ağırlık da getiriyor; örneğin, Liz’in dünyayı dolaşacağını söylediği sahneye”.

Davis, kitabı okurken, onu dünyanın dört bir yanındaki okurlar için neyin ilginç kıldığını hemen gördü. “Bir arkadaşım, hayatımın bu kitabın bana yardım edeceğini düşündüğü bir döneminde onu bana hediye etti. Bir ilham kaynağıydı; açıktı, cesur ve dürüst olduğu için insanlara hitap ediyordu; çok derindi ama fazla derin değildi” diyor aktris.

Murphy’nin daha en başından itibaren filmin New York bölümü için niyeti, sanki Liz o çevreden kaçabilmek için yanıp tutuşuyormuş gibi, klostrofobik bir his yaratmaktı. New York şehrinin içindeki ve çevresindeki mekanlar arasında Manhattan caddeleri, Tribeca (Delia’nın ofisi), Brooklyn (Delia’nın lüks evi ve Çamaşırhane), East Village ve Long Island’daki Cold Spring Limanı bulunuyordu. Stephen ile Liz’in boşanma avukatı önündeki yüzleşme sahnesi 6. caddedeki bir ofis binasının 36. katında çekildi. Ofisin penceresinden Empire State Building’in nefes kesici manzarası görülüyordu.

Daha sonra, dünyanın birçok yerine “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev” seyahatine çıkacak ve buralarda yerel set ekipleriyle çalışacak olan 40 Amerikalı için “Bon Voyage” (İyi Yolculuklar) vakti geldi.

İTALYA
İtalya, özellikle de Roma, Liz Gilbert’ın ruhunun beslenmeye başladığı yerdir. Yemek yemenin, arkadaşlarıyla felsefe yapmanın ve “dolce far niente”nin (hiçbir şey yapmamanın tatlılığı) yalın zevkine varmak için hayatına bir ara verir.

Roberts’a göre “Roma kollarını açmış size hoş geldiniz diyor. Burada çeşitli kereler çalışacak kadar şanslı oldum. Sizi kucaklayan bir kent ve Liz’in yolculuğunda ilk durak olmak için harika bir seçim”.

Gardner ise şunu söylüyor: “Roma’da her şey ânı yaşamak etrafında döner; bu, Amerikalıların pek beceremediği bir şeydir. Ama Roma sizi ânı yaşamaya zorlar. Bu çok değerli bir şey; bir kez hayal kırıklıklarını aşıp oraya yerleştiniz mi İtalyanların doğru bir şey peşinde olabileceğini düşünürsünüz”.

Liz Gilbert’ın arkadaşlarını sıcak kanlı bir Avrupalı oyuncu topluluğu canlandırdı. Gardner, Liz ile İtalyan sırdaşlarını hayata geçirmek için Julia Roberts ve rol arkadaşlarının sergilediği türde bir uyumun sahte olamayacağını söylüyor. Giovanni’yi oynayan Luca Argentero gibi oyuncular karakterlere mükemmel yakıştılar. “Ne zaman bir oyuncu seçseniz, senaryoda arkadaş olacağı kişiyle sayfalarda yazanın ötesinde bir bağ kurmasını umarsınız. Hele hele bir grup arkadaşı canlandıracak oyuncular seçerken işiniz daha da zordur. Ama bizim seçtiğimiz oyuncular hem işlerinde hem de insan olarak muhteşemdiler. Her zaman onlarla aynı masada olmak istedim” diyor Gardner.

Argentero ise şunu ekliyor: “İtalyanlar, gezginler için bire bir; herkese açıklar. Biz İtalyanlar stresi kötü bir hastalık olarak görürüz. Liz durup düşünebileceğini, keyif alabileceğini, kendini şımartmayı ve endişelenmemeyi öğreniyor. İtalya’yı onun yolculuğunun ilk durağı olmak için mükemmel kılan şey bu”.

İtalya’da, Liz aniden diğer insanların neşesini fark eder. Yakın dostları Giovanni ve (ödüllü İskandinav aktris Tuva Novotny’nin canlandırdığı) Sofi’nin birbirlerine çekim duymaya başladıklarına tanık olur. Arkadaşları Giulio (Andrea Di Stefano) ve Maria’nın (Elena Arvigo) mutlu ve çocuklu evliliklerini sürdürüşünü izler. Luca Spaghetti (Giuseppe Gandini) ve Giovanni’nin eleştirel annesi Ruffina’nın (Lydia Biondi) tavsiyelerine kulak verir. Tüm bunlar olup biterken, tabaklarda afiyetle yenen birer lezzet yumağı vardır.

Di Stefano bu konuda, “Yemek yemek biz İtalyanlar için bir merasimdir. İtalyan kültüründe her şeyin yiyecekle ilgisi vardır. Kültürün bu parçası nesilden nesle geçer” diyor.

Novotny ise şunu ekliyor: “Liz ve Sofi bu yabancı ülkede yollarını bulmaya çalışırken, tam anlamıyla sudan çıkmış balık gibiler. İtalyan kültürü sarılmanın, öpmenin ve kendini ifade etmenin normal kabul edildiği açık bir kültürdür. Bana göre, hem Sofi hem de Liz, hayatlarının tamamen başka başka noktalarında olmalarına rağmen, bunu ferahlatıcı buluyorlar”.

Roberts’ın yorumu ise şöyle: ”Roma’da Liz’in yakın arkadaş çevresini oluşturan grup gerçekten coşkulu karakterlerden oluşuyor. Makineli tüfek gibi konuşulan İtalyanca, bol bol makarna ve şarap eşliğinde beraber yer aldığımız tüm sahneler eğlenceliydi”.

Daha önce hit yapım “Julie & Julia”da da uzmanlığını sunmuş olan, başarılı yemek stilisti  Susan Spungen, Roma sekanslarının tüm çekimleri boyunca oradaydı ve filmde görülen tüm lezzetleri o yarattı. Stilistin filmdeki zorlu görevlerinden biri kilit öneme sahip, dokunaklı Şükran Günü yemeğini de tüm garnitürleriyle birlikte hazırlamaktı; Spungen bu sekansın çekimi için toplamda yirmi tane hindi pişirdi.

Oyuncular ve çekim ekibi sette her gün bir akşam önce yedikleri birbirinden leziz makarna, balık ve et yemeklerinden söz ediyorlardı. Restoran tavsiyeleri almış başını gidiyordu, tıpkı ekipteki herkesin kiloları gibi.

HİNDİSTAN
Eğer Roma, Liz’in eski hayatını geride bırakıp yalnız olmaktan mutluluk duymayı öğrendiği yerse, o zaman Hindistan da bambaşka bir dünyaya adım attığı yerdir. Hayattan keyif alabileceğini öğrenmiş olan Liz, tekrar ayaklarının yere basması gerektiğini hisseder. Gardner’ın açıkladığı gibi, Liz dolce far niente’den (hiçbir şey yapmamanın güzelliği) çok daha derin bir şey deneyimlemeye doğru ilerliyor. “Hindistan çok hareketli bir yer; oysa Liz sükunet için orada” diyor yapımcı ve ekliyor: “Amacı meditasyon yapmak ve içine dönmek. Ashram’ın (Ashram: Hint kültüründe, öğrencinin bir guru rehberliğinde ruhani eğitim alabileceği mabet) temsil ettiği ve Teksaslı Richard’ın ona sürekli olarak söylediği şey de kesinlikle bu: Liz’in her şeyi kontrol etmeye çalışmaya son vermesi gerekiyor. Bunu yapmayı mutlaka kesmeli”.

Roberts ise şunu söylüyor: “Liz, Hindistan’a sırt çantalı genç bir kız gibi giriyor; bir Ashram’a gidip huzur bulma hayali içinde. Bulduğu şey ise bunun o kadar da kolay olmadığı”.

Bu sekansı yazarken, senaryo ekibi kişisel deneyimlerinden de yararlanabildi: Jennifer Salt, genç bir kadınken, yukarı New York’taki bir Ashram’da eğitim görmüştü. “Hikayenin o bölümü benim için son derece kişisel; haliyle, en büyük tutkuyu o kısım için hissettim” diyen Salt, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ashram’da, kalbi ve zihni temizlemek için meditasyonlar ve uygulamalar öğreniyor, istediğiniz türde sevgi ve anlayışı kazanıyorsunuz. Ama burada, bir gurunun, o noktaya erişmiş birinin varlığı da söz konusu. Açıklaması zor, ama oradayken aşkın nasıl bir his olduğunu anlıyor, onu içinizde hissediyorsunuz çünkü çevreniz onunla kaplı”.

Tüm o karmaşanın içinde, Oscar® adayı Richard Jenkins’in de ekibe katılması ortama taze bir soluk getirdi. Gerek oyuncuların gerek çekim ekibinin gelişini memnuniyetle karşıladığı Jenkins, filmde Liz’in Ashram’daki  beklenmedik dostu ve sırdaşı olan Teksaslı Richard’ı canlandırdı.

“Çekimler başladıktan haftalar sonra, birden bire aramıza müthiş bir insan olan Richard Jenkins katıldı. Karakterini ustalıkla canlandırdı. O ve Julia birlikte yer aldıkları, Richard’ın Ashram’ın yemek salonunda Liz’e ilk kez ‘erzak’ diye hitap ettiği, ilk sahneden itibaren aynı frekanstaydılar” diyor Gardner.

Richard Jenkins’in yorumu ise şöyle: “Teksaslı Richard inandığı şeyler hakkında çok tutkulu, düşündüğünü söylüyor ve geri adım atmıyor; ama Liz de çetin ceviz. Richard onda kendisinden çok şey görüyor ve o yüzden de yumuşamıyor”.

“Teksaslı Richard ve Liz, genç kadın daha oraya ilk geldiğinde çatışıyorlar: Richard hiç vakit kaybetmeden onunla dalga geçiyor” diyor Roberts ve ekliyor: “Bu, Richard’ın Liz’e yol gösterme şekli; onda kendinden bir şeyler görüyor. Richard Jenkins bu karakteri çok mizahi bir şekilde hayata geçirdi. Sürekli olarak o adama karşı durmak harika bir deneyimdi. Gerçekten bir keyifti”.

Rolü oynamadan önce, Jenkins’in, bu yılın başında vefat eden gerçek Teksaslı Richard’la konuşma fırsatı oldu. Gerçek insanları canlandıran çoğu oyuncu gibi, Jenkins de yazıldığı şekliyle role kendi yorumunu getirmek istediğini, fakat senaryoyu okuduktan sonra bu fikrini değiştirdiğini söylüyor: “‘Bu adamla tanışmalıyım’ diye düşündüm. Onu aradım, çok hoş, çok komik bir adamdı. Ona pek çok soru sordum. Hayatında çok şey kaybetmişti ve bunların çoğunun nedeni de kendi yaptıklarıydı. Bu durumla nasıl başa çıkarsınız? Hayatla nasıl barışır, olanları nasıl geride bırakır ve nasıl yolunuza devam edersiniz? İşte Ashram’da olma nedeni buydu. İnanılmaz bir adamdı Teksaslı Richard”.

Jenkins şöyle devam ediyor: “Ashram arayışta olan, olgunlaşmaya çalışan, korkularıyla yüzleşen, kendi hayatlarını yeniden gözden geçiren insanlar içindir. Bu insanlar iç huzuru bulmak isterler. Hepimiz isteriz ancak bazı insanlar bu konuda biraz daha girişkendir. Kolay değildir, çalışmayı gerektirir”.

Filmin Hindistan ayağında görev alan bir diğer isim de, Ashram’da Liz’le arkadaş olan 17 yaşındaki Hintli kız Tulsi’yi canlandıran genç aktris Rushita Singh’ti. Tulsi daha önce hiç tanımadığı bir adamla görücü usulü evlenmek üzeredir. İki ayrı dünyanın insanları olsalar da, Liz genç gelin adayında kendinden bir şeyler görür ve arkadaşlıkları birbirlerinin sırdaşı olmalarıyla yeni bir yön kazanır.

Roberts bu konuda, “Tulsi rolündeki Rushita’yı Hint düğün kıyafetleri içinde görmek çok güzeldi. Nefes kesici bir kız. Düğün sekansının tüm yapım ve kostüm tasarımı çok giriftti. Kostüm tasarımcısı Michael Dennison ile yapım tasarımcısı Bill Groom’un olağanüstü yeteneklerinin bir kanıtıydı” diyor.

Hindistan çekimlerinin büyük çoğunluğu Ashram’ın içinde gerçekleşti. Ülke çapında Hindu öğretilerine duyulan büyük inançtan ötürü içinde çekim yapılacak bir Ashram bulmak zordu.  Groom bu konuda şunları aktarıyor: “Hindistan’a çekimler başlamadan bir yıl kadar önce yönetici yapımcımız Stan Wlodkowski’yle birlikte gittik ve iki hafta boyunca tüm ülkedeki Ashram’ları taradık. Sonra, Hindistan sanat departmanımız, Yeni Delhi’nin iki saat kadar dışında bir Ashram’ın çekime izin verebileceğini bildirdi. O Ashram’ın Swami’siyle buluştuk. Bize Ashram’ın günlük faaliyetlerini aksatmadığımız sürece orada çekim yapabileceğimizi söyledi. Biz de öyle yaptık”.

Okulun faaliyette olmadığı, cemaat üyelerinin film çekimleriyle iç içe geçmediği tek bir gün olmadı. Kültürler büyük ölçüde birbirinin sınırına girdi fakat sonunda uyumlu bir ortam oluştu. Film için Ashram’ın içine inşa edilen bazı yapılar çekimler bittikten sonra orada bırakıldı. Şimdi bu yapıların tadını Ashram’daki öğrenciler çıkartıyor.

Yönetici yapımcı Wlodkowski, “Ne zamanki ruhani ya da dini bir organizasyonun içinde çekim yapılacak olsa, zorluklar ortaya çıkar. Sizin yapmanız gereken bir iş vardır; ama aynı zamanda çok kişisel bir şey görüntülemektesinizdir ve bunu saygılı, doğru bir şekilde yaptığınızdan emin olmanız gerekir. Tüm set ekibi, gerek çekimler sırasında gerek çekimler dışında, orada uyulması gereken geleneklere karşı sürekli olarak duyarlılık gösterdiler” diyor.

ENDONEZYA
Liz ancak İtalya’da kendini şımartmanın keyfini ve Hindistan’da iç huzurun gücünü öğrendikten sonra Bali’nin mesajı olan dengeye hazırdır. Roberts bu konuda şunları söylüyor: “Liz daha önce Bali’de bulunmuş. Bir gün geri döneceğine dair bir kehanet duymuş. Sanırım onu yolculuğunun son ayağı için oraya yönlendiren de bu. Bali’de öğrendiği denge arayışı, ilk gidişinde almaya pek hazır olmadığı bir ders. Zaten, hayatın düzlemsel ya da mantıklı olmadığını hepimizin öğrenmesi gerekiyor”.

Liz’in Bali’ye vardığında beklemediği şey yeni bir aşkla karşılaşmaktır. Hayatını tersyüz etmesi gerektiğini hissetmesinin nedenlerinden biri bir ilişkiden yeni çıkmış olmasıdır; şimdi, Bali’de, kendi başına nasıl mutlu olacağını yeni yeni öğrenmiştir. Fakat Felipe’yle karşılaştığında, onu kafasından çıkaramaz. Hayatına Felipe’nin bütünüyle girmesine izin vererek yeni bulduğu gücü riske etmeye hazır mıdır?

“Bu aşk hikayesinin fiziği, zaman kadar denenmiş ve gerçek” diyor Gardner ve ekliyor: “Liz hissettiği yeni aşkı sorguluyor ve ondan kaçıyor; ancak, bu yeni adamsız yaşayamayacağını fark ediyor ve çok geç olmadığını umarak ona geri dönüyor. Julia Roberts ile Felipe’yi canlandıran Javier Bardem arasındaki kimya mükemmeldi”.

“Julia Roberts’la çalışmak çok ilgimi çekti ama bir o kadar da gergindim” diyen Bardem, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ona gerçekten hayranım ve çalışmalarını da çok beğeniyorum. Fakat filmden önce onunla şahsen hiç karşılaşmamıştım. Filmin ilerleyen bölümünde oyuna dahil olacaktım ve işlerin ritmini bozmak istemedim. Julia bir insan ne kadar kucak açabilirse bana o kadar kucak açtı. Ayrıca çok komik bir kişi. İşine kendini öylesine veriyor ki adeta içiniz acıyor”.

Roberts dünyanın dört bir yanına yayılan uzun çekimlerin Bali’de sonuna gelindiğinde Bardem’in projeye taze bir enerji getirdiğini aktarıyor: “Hepimize yeni bir enerji, neşe ve motivasyon sağladı. Felipe rolünde muhteşemdi çünkü gerçekten de çok insancıl ve doğal”.

İspanyol olan Bardem, rol için Brezilya aksanı çalıştı. Oscar® ödüllü aktör, New York’taki provalar sırasında Felipe’ye ilham kaynağı olan Jose Nunes’in kendisiyle tanıştı. “Felipe rolü bildiğiniz Latin aşık tiplemesi değildi; Javier’nin de rolü bu şekilde canlandırmaya niyeti yoktu” diyor Gardner ve ekliyor: “Esas olan şu ki Felipe çocuklarını büyütmüş ve kalbi daha önce kırılmış biriydi. O, sakin ve komik bir adam ve hayatı basit bir şekilde yaşıyor”.

“Kitabı, senaryodan hemen sonra okudum. Hepimizin çok iyi bildiği bir şeyden, kırık kalplerden ve acıyı nasıl yeneceğimizden söz ediyor. Fakat hikayede mizah da var. Yüzde yüz özdeşleşebiliyorum. Ya kendimizden mutlu olmadığımız ya da insanların bizi kabul edip sevmesini istediğimiz için her zaman bir başkası olmaya çalışırız. Felipe çok temiz bir insan. Liz açısından, kendisine olduğu gibi olma özgürlüğü veren ve ona öyle olduğu için aşık olan biriyle tanışmak çok çarpıcı ve ferahlatıcı. Bu çok güçlü bir tema” diyor Bardem.

İsminin tercümesi “parlak ışık” olan Balili şifacı ve tıp adamı Ketut Liyer (sinemada yeni adım atan Hadi Subiyanto tarafından canlandırıldı) Liz’in Endonezya’daki yolculuğunda çok önemli bir yer tutar. Ketut’la Bali’ye yaptığı ilk ziyarette tanışan Liz’in oraya geri dönmesine neden olan Ketut’un sözleri ve bilgeliğidir. İkisinin arkadaşlığı bir uzmanlık alışverişidir: Liz bazı defterlerin transkripsiyonunu yapar ve ona İngilizce öğretir; bunun karşılığında, Ketut da Liz’i dinler ve ona en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda şifalı tavsiyelerde bulunur. “Ketut gerçekten önemli bir rol. Liz’in oraya dönüp Filipe’yi bulmasını sağlayarak hikayenin tetikleyicisi oluyor” diyor Gardner ve ekliyor: “Bu, Liz’in tam yol ayrımında olduğu bir an ve Liz bir karar veriyor. Kendini buna ikna edebilir ya da caydırabilir. Ancak, doğru sadece onun içinde, başkasının değil”.

Böylesine kilit bir rolü oynayacak aktörü bulmak zordu. Sonra, bir akşam, Jakarta’daki bir otelde Hadi Subiyanto adındaki flütçü, yapımcıların dikkatini çekti. Daha önce hiç oyunculuk yapmamış olmasına rağmen rol için okuma yapmak isteyip istemediğini, hatta Julia Roberts’ı tanıyıp tanımadığını sordular. Sonuç olarak, Subiyanto  kendini Bali’ye giden bir uçakta buldu. “Bu işi almak benim için büyük bir fırsat. Hayatımda başıma gelen ikinci büyük olay. İlki doğmuş olmam ve şimdi de bu. Çok mutluyum” diyor yeni aktör.

KOSTÜMLER VE TASARIM HAKKINDA
Herhangi bir filmde, yapım tasarımcısı ile kostüm tasarımcısı filmin görünümünü tasarlarken yönetmenle yakın bir çalışma içine girerler. Buradaki anafikir perdeye yansıyacak görüntülerin hikayeyi ve karakterlerin gelişimini vurgulaması ve güçlendirmesidir. Yapım tasarımcısı Bill Groom ve kostüm tasarımcısı Michael Dennison için, “Eat Pray Love/Ye Dua Et Sev” dört ayrı filmin görüntülerini yaratmak demekti çünkü dört ayrı mekanda geçiyordu. Bu yolculuğun Liz’e neler getireceğine, bu yolculuğun setler ve kıyafetlerle nasıl güçlendirileceğine karar vermeleri gerekiyordu.

Groom bu iş için Murphy ve Gardner’la mülakat yaptığında, parçası olmak istediği bir yaratıcı enerji sezdi. “İlk toplantımızda filmin çok ilginç bir süreç olacağına inanç duydum ve hayal kırıklığına da uğramadım” diyen Groom çekimler başlamadan altı ay önce film için hazırlıklarına başladı.

Murphy, Gardner, Wlodkowski ve Groom’un ön yapım aşamasında yaptıkları ilk şeylerden biri mekan keşfi yapmak üzere dünya turuna çıkmaktı. Elizabeth Gilbert’ın kitabında yazdığı yerlere seyahat ettiklerinden, yapım tasarımı için yaratıcı ilham kaynakları boldu. New York, Roma, Hindistan ve Bali’nin kendilerine özgü dünyalarını yansıtacak görüntü ve havayı temsil etmeleri için, Groom, sırasıyla Toprak, Hava, Ateş ve Su elementlerini esas alarak çizimlerine başladı.

Groom, Brooklyn-New York’ta yaşadığı için filmin o kısmının tasarımı için ilham ona doğal bir şekilde geldi. New York’u toprak elementinin renk paletinde gördüğü için gri, siyah ve kahve tonları ile beton, granit ve taş materyallerine ağırlık verdi. Bunu yapmasındaki amaç, Liz’in kendini hapsolmuş hissettiği kasvetli hayatı yansıtmak ve hikayenin duygusal boyutunu vurgulamaktı.

Dennison’a göre, filmin başında, “New York en soğuk atmosfere sahip yer ve kostümler de bunu yansıtıyor. Filmde en az rengi onlar taşıyor. Solgun, renksize yakın bir dünya”.

Roma’dayken, Murphy filmin o bölümünün Liz’in yaşadığı ayrılıklardan dolayı duyduğu yoğun yalnızlığı yansıtacağı yorumunu yaptı. Groom için hava elementi bu boşluğa uygun düşüyordu. Bu sahnelerin çoğu sonbaharda geçtiği için 2000 yıllık şehirde çok rüzgar ve boşluk vardı. “Roma, Liz’in soluk aldığı yer” diyor Groom ve ekliyor: “Pencereleri açıyor, perdeler uçuşuyor ve o nihayet New York’taki hayatını geride bırakıp derin bir nefes alıyor ve yemek yemeğe başlıyor”. Filmin bu bölümünün New York sekansındaki renklerle tezat oluşturması için, Groom, “rüzgar ve havanın kremsi, hafif, beyaz renklerini” seçti.

Dennison, Roma için sonbahar renklerini tercih etti. Bunun tek nedeni Liz’in o mevsimde orada olması değil, aynı zamanda Liz’i şehre ve sakinlerine yaklaştırmak istemesiydi; izleyiciler, kostümler sayesinde, Liz’in içinde bulunduğu ortamda rahat etmesiyle birlikte bir İtalyan kadınına dönüştüğünü görebilirler.  “İtalyanların cinselliğini, şehirleri, yiyecekleri, ve elbette giyim tarzlarında buram buram hissedebiliyorsunuz. Liz’in Roma’nın bir parçası olmaya başladığını hissetmesini istedim; zira İtalyan arkadaşlarının kullandıkları renk yelpazesi birbirlerini yansıtıyordu” diyor kostüm tasarımcısı.

Hindistan’a yaptığı ilk keşif seyahatinde uçaktan dışarı adım atar atmaz, Groom için Hindistan’ın elementi ateştir. Liz hayatını kontrol altında tutmaktan vazgeçerken, duyguları kırmızıların ve turuncuların ışıltılı görüntüsüyle dışa vurur. Groom’un bir yerde okuduğuna göre, Hindistan dünyadaki en süslü yerdir; yolda kargo taşıyan bir kamyon gibi son derece sıradan bir şey bile bir renk ve doku cümbüşüdür.

Dennison, Hindistan sekansındaki kostümler için şunları söylüyor: ”Hindistan renklerin isyanı ile ruhani sükunetin kesiştiği bir yer hâline geliyor. Hindistan eşsiz ve mistik. Ruhaniliğin merkezi. İnsanlar kendilerini renklerin canlılığıyla ve renklerin getirdiği titreşimlerle çevreliyorlar ve böylece hayatlarında canlılık oluyor. Bazı durumlarda, renkleri güçlendirdik çünkü bir hikaye anlatıyoruz. O canlılık hissini yaşatmak, psikoloji ve bilinçaltı açısından çok önemliydi”.

Hindistan’da, şık bir düğün de tasarlayan Groom, bu fırsatı memnuniyetle karşıladığını ve yaratımının gerçek bir düğün sanılmasından büyük gurur duyduğunu söylüyor. ”Hindistan’da en mütevazı düğünler bile tüm cemaati içine alan, renkli, süslü ve coşkulu eğlenceler. Bizim düğünümüz yeterince ikna edici olmalı ki çekim yaptığımız yerdeki cemaatin bazı üyeleri kutlamaya davet edilmedikleri için biraz üzüldüler” diyor tasarımcı.

Groom, Bali’de, doğal ortamın yoğun güzelliği karşısında kendinden geçti. Hikayenin bu bölümünde, Liz artık kendiliğinden gelen bir denge yakalamayı öğrendiği için, Liz ile Felipe arasındaki romantik yakınlaşmayı su elementinin mavi ve yeşil tonlarıyla süsleyen Groom, “Bali’ye vardığınızda, teraslanmış pirinç tarlalarına yansıyan gökyüzü, size gizlice sokuluyormuş gibi görünen gürül gürül akarsular, volkanik göller ve bakir kalmış kumsallar karşısında afallıyorsunuz. Ryan da ben de bunu filme bunu yansıtmak istedik” diyor.

Liz, Bali’de, kendini coşkulu, özgür ve canlı hisseder; ve bu, kıyafetlerinin yoğun renk yelpazesinde ve tarzında kendini gösterir. Dennison’ın ifadesiyle, “Filmin en maceralı bölümü burası. Liz pek çok farklı duygu yaşıyor ve Felipe’ye duyduğu aşkta kırılganlığını ortaya koyuyor”.

Yapımcılar ellerinden gelen her yerde kitapta sözü geçen gerçek mekanlarda çekim yapmayı seçtiler. Her zaman mümkün olmasa da, bazı durumlar vardı ki yapımcılar için karşı konulmazdı. Örneğin, yapım tasarımcısı Bill Groom gerçek Ketut Liyer’le tanıştı ve ilham alabilmek için onun Bali’deki yaşam alanını gezdi. Ne var ki, Groom hemen gördü ki burayı daha iyi hâle getirebilirdi. Sonunda, “Ketut’un hâlen ailesinin dört nesliyle birlikte yaşadığı evinde çekim yapmakla kalmadık, Ketut’un Liz’e ilk Bali seyahatinde verdiği kendi yaptıüı resmin aksesuarını hazırlamak için Ketut’un gerçek resimlerinden birini kullanma fırsatı bulduk” diyor Groom.

Filmin tüm mekanlarında, her bir ülkenin görüntüsünü hazırlamak için Groom ve Dennison yerel ekiplerle çalışarak sanat ve kostüm departmanları kurdular. Bali’de çeltik tarlası yaratan pirinç çiftçilerinden Hindistan’daki düğün için 100 tane sari diken kadın terzilere kadar tüm yerel sanatçılar filmi zenginleştiren setlere ve kostümlere ayrıntı, ustalık ve özgünlük kattılar; üstelik bu sanatçıların pek çoğu, hatta büyük çoğunluğu daha önce hiç bir filmde çalışmamıştı.

Bir cevap yazın